Pages

25 Ocak 2010 Pazartesi

Görevimiz ilhami.

Ne yazsam diye düşüneceğime oturayım klavye başına bekleyeyim ilhamın gelmesini di mi. Nasılsa gelir yani. İlhamiii gel olum hadi yemek yicez. Kaç saattir top peşinde koşuyorsun atletini değiştireyim terlemişsindir hasta olacaksın. Bak hala koşuyor kime diyorum ben. Bi daha izin verirsem sana ben görürsün, babana söylerim bak. Bu annelerden nedir çektiğimiz İlhami.
Yatırırdı beni de sekizde sabah kalkamayacağım varsayımına dayanarak. Evet hiçbir dayanağı yoktu bunun için, inandırmıştı beni de. Ya kalkamazsam düşüncesi kabusum olmuştu. Niye korktuğumu bile bilmezdim. Şimdi salim kafayla düşününce nolur ki kalkamazsam en kötü okula geç kalırım diyorum. Görevimiz tehlikeye hiç baktırmazdı bi şöyle rahat rahat ağız tadıyla göremedim bu diskin kendisini 5 dakka içinde yok etmesini. Hep kandırdı beni büyüyünce bakarsın diye, e ulan dizi bitti, tedavülden kalktı. Güneş batınca yatma moduna giren çiftlik tavuğu gibiydim yatmalıydım yoksa kalkamazdım. Ya bi dene 10 da yatır kalkamazsam o zaman konuş nasıl bi önyargıdır bu, önden önyargı. Mekanik kanal değiştirme düğmeli sekiz kanallı grundig tv mizde a takımını severdim bi de. Ne buluyor bu feys de kadınlar hiç anlamadım evet saçları şekildi ama smit de karizmaydi biyey güçlüydü. Aman YaRabbi o biyey neydi. Adam yumruk atarken kamera rakibin yüzünden bakardı yumruğa ve her parmakta üç yüzük bilmem ne hızla yaklaşan yumruğun, elemanın yüzünde sebep olabileceği şekil değisikligi hakkında bayağı fikriniz olurdu. Fareden korkan fil misali uçaktan korkardi biyey binemezdi hiç, smit derdi olum manyak mısın iş var Ohio'da nasıl gidelim uzak derdi, adam inatla siz gidin ben minibüsle geliyorum derdi. Adamı bayıltırlardı fil uyutan ilaçlarla mecbur napsınlar. Saçı vardı bi de hatırlamayanlara hemen tarif edeyim: Maslak'tan sonra e5'te giderken ufukta meraklı gözler, iletim hatları yapraklara temas edip kısa devre yapmasın diye traşlanmış ormanı fark ederler. Hatların geçtiği güzergah bildiğin traşlanmıştır, çorak arazidir. İste biyey in saçı da bu durumun değili veya tersi idi. Tıpkı hatların geçtiği doğrultu orman, kalan yerler çöl gibiydi saçı.
Düşmanları hiç çözemediler biyey nasıl etkisiz hale gelir bulamadılar. Olum elektromıknatıs. Adam direkt boynundan asılır vinçe, hiç mı kafanız çalışmıyor. Üstünde 45 kilo bilumum metal var adamın.
A takımı bi araya geldiginde veya sıkıştırıldığında jenerik müziği eşliğinde yerine göre bi yere kapanır veya hapsedildikleri odada buldukları peynir tenekeleri ve güherçileden modifiye silahlandırılmış araba falan yaparlardı. O maytap oğlanı mördak bile bi kaynak yapardı vay be derdiniz. Müzik bittiğinde beyaz saçlı purolu smit son çiviyi de çakmış olurdu. Sonra kötü adamlara koparlardi hep beraber. Kim olduklarıyla ilgilenmezdim hiç ama bilinçlenmeye başladığım yıllardan kaçak yardımsever askerler olduklarini hatırlıyorum a takımının. Bi yandan askerden kaçar bi yandan ezilenin yardımına koşarlardı, belki de bunun için askerden kaçmışlardı. Mördak salağı şapkasını yan takardı hep-bi ara ben de öyle gezdiydim-takımın neşesi, biyeyin mazlumu getirin bana daki mazlumuydu. Sıkıldıkça, eli kaşındıkça mördakı döverdi biyey.
Bazense kıyamazdı. Hep derdim sen uyma ona sinirini bozma, zaten gerginsin, kızıp ısınıyorsun sonra boynundaki elindeki metaller genleşip yere düşecekler biyeyciğim. Süt dişlerinden birini babasıyla güreşmesi esnasında diziyi izlerken yattığı yastığa takıp çıkarmış biri olarak bu dizinin gönlümdeki yeri müstesnadır. Uçup takla atan, sac kavurma yapılan sacın şeklindeki jantlara sahip geniş amerikano arabaları ve sıcaaaak yapar gibi ağzında puroyla, biyeyin dövüp öttürmek için tuttuğu adama konuş lan patronun nerde diye bakan smit de var öte yandan.

20 Ocak 2010 Çarşamba

Gıriinpiis nerdesin yavrucum

"enerji üretiminin hiçbir çeşidi tam olarak masum değil" demiştik şu yazıda
Buyrun şimdi bir de şuraya alalım sizi. Ayrıca şu nükleer karşıtı .... (platf0rm, t0pluluk ne derseniz artık) cılar, nük dersem çıkın, hidr0-yenilenebilir filan dersem çıkmayın.

19 Ocak 2010 Salı

Sherlock Homes ve Cani Sinemanın Edebiyata Kastı Giriş

Malumunuz yepisyeni cillop gibi bir film girdi fizyona. Bundan nerden bakarsak bakalım bir ay filan evvel şimdilerde parmaklıklar ardında dizisinin kastına dahli sözkonusu olan Vehbi Basar arkadaşımız Guy Ritchie demişti, Robert demişti, Downey demişti. Yani bizi bu günler için önceden uyarmıştı. Sherlock Holmes filmi muvaffakiyetle beyaz perdedeki yerini aldı, hatta benim Sherlock filmindeki en garibime giden adam Robert Downey jr. bir altın küre bile aldı. Filmin mükemmelliğine, oyuncuların yetkinliğine ya da yönetmenin insanlık dışı olmasına kat'iyen değil. Benim derdim nerde o eski Sherlock Holmes'ler...

Öncelikle yukarıda bahsettiğim Robert Downey Jr.'ın uyumsuzluğunu bir vurgulayım. İlk Sherlock Holmes hikayesi olan Kızıl Dosya'da anılarını anlatan Dr. Watson Holmes'u 1,80'den uzun ve zayıf olarak anlatır. O dönemdeki bir çok Holmes ilustrasyonunda da bu böyle resmedilmiştir ayrıca Holmes kısa ve az saçlıdır. Robert Downey Jr.'n ne saçı ne de başı Sherlock'la alakalı. Adam 1.74 ve Demir Adam filmlerinde bir kas yığınına çevrilmiş. Üstelik saçı uzun ve dağınık. Ayrıca Holmes'un hayali evi 221B Baker Street civarındaki ve yazarı A. C. Doyle'un memleketi Picardy Place'deki heykellerindeki şapkası filmde uçurulmuş. Üstelik Downey jr. ne kadar iyi bir oyuncu olsa da çakma İngiliz aksanı İngiltere'nin öz evladı Holmes'e hiç yakışmamış. Biraz daha karakterlerden gidersek, Holmes'un tek aşkı soprano Irene Adler bir Mata Hari'ye, hikayelerin anlatıcısı olan Dr. Watson ise bir yancıya, bir wingman'e dönüştürülmüş. Ama asıl dönüşüm hikayenin kendisinde. Tarihin belki de ilk CSI'yı olan Holmes
şiddet meraklısı kavgacı bir adama dönüşmüş. Dr. Watson'ın "iyi sopa kullanır, ayrıca boksuda iyidir" betimlemeleri, karate filmelerinden çıkma sopa dövüşlerine ve Cage fighting'in atası olan bazı uygulamalara dönüştürülmüş. Yani film günümüz hollywood aksiyonlarına yaklaşmak için elinden geleni ardına koymamış. Bu arada olan tabii ki Holmes'e olmuş ve bir neslin kurnaz dedektifi hakkın rahmetine kavuşmuştur.

Bu kesinlikle yeni bir durum değil. Sinemacılar daha film çekmeye başladıkları ilk günden beri edebiyatı ve tarihi istedikleri gibi değiştirmekte herhangibir yanlışlık görmediler. T. E. Lawrence yada daha bilinen adıyla Arabistanlı Lawrence, koyu tenli, kısa boylu bir adam olarak betimlenmeisne rağmen Peter O'Toole, Ian Mckellen ve Ralph Fiennes hep 1.80üstü adamlar tarafından canlandırılmıştır. William Thackeray'in Vanity Fair'inde Becky Sharp karakteri Amerikalı Reese Witherspoon'a, Bir Geyşa'nın anılarındaki Japon kızı da bir Çinli'ye nasip olmuştur. Daha da sayardım ama öteki yazılara da birşeyler kalsın diyor ve burada bir nokta koyuyorum(.)


18 Ocak 2010 Pazartesi

Penaltı noktasında tavşan.

Allah canavarlığınızı artırsın nasıl bir laftır über salak herif. Bu lafı kime dediğim gizli kalmalı. Açığa çıkmasın. Şöyle bir andı: hani diyaloglar karşılıklı birkaç cümlelik konu paketlerinden oluşur da genelde sonraki cümle önceki ile aynı konu bağlamında bir sekilde ilintili olur ya, yani insan konudan kopulmaması adına öyle cümleler kurar. İşte biz de canavar gibiyim çok şükür lafına cevaben bu kelimeyi de kullanmak isteyerek baştaki cümleyi kurduk. Cümleyi nasıl bir kelmeyle bitirdiğimin farkına vardığımda kelime ağzımdan tüm harfleriyle beraber tamamen çıkmış durumdaydı ve artık çok geçti.
Nasıl ki penaltıyı kullanan futbolcu 60 cm kalınlığında kalecinin koruduğu 7,32 m'lik kaleye topu sokamamayı düşünüyorsa , yani nasıl ki % 95'lik gol ihtimalini göz ardı edip %5'lik kaçırma ihtimalinden korkuyorsa ve bu ihtimale odaklanması kaçırma ihtimalini 10 kat artırıyorsa işte ben de aynen 100 tane mantıklı laf icinden zorlarsan ancak bulunabilecek, 20 derece sıcaklık ve 1 atmosfer basınç şartlarında mümkün değil kullanılmayacak 5 adet cevabın birini kullandım ve inanın penaltı kaçıracağından korkan futbolcu misali o cevaptan kaçamadım, olan oldu. Vücudun tehlikeli veya enerji gerektiren vakalara kasları hazırlamak için pankreasaydı galiba salgılattığı adrenalin hormonu tilt seviyesine ulaşırken titrek sesimle kurtulmaya çalıştım bana 10 dakika gibi gelen 5 saniyelik
boşluktan.
Eğer bir tavşan salaksa araba farlarını görünce yaşadığı kilitlenmeden çıkınca arabaya doğru koşmaya baslar, o arabanın doğrultusunun kapladığı açı tavşanın etrafındaki 360 derecelik tam açının çok ufak bi kısmı olmasına rağmen. Evet salak tavşanlar bunu yapar, niye yapıyor diye sorulmaz, yapar. Ve beyin napıyorsun gerizekalı sorusunu sordu sormadı derken o narin agora tavşanımız kaportada şekildeki gibi bir göçük oluşmasına sebep olur. Zaten bu soruya cevap verebilecek vakti de varsa son bir hamle kenara kaçıp ölmekten kurtulur. Dostlar ben kaçamadım, o tavşandan beter oldum, koştum arabaya doğru 1 aydır mağarada olup çıkamayan ama aniden ilerideki ışık hüzmesini fark eden kaşiflerin işte çıkış kurtulduk diyerek ayağa kuvvet ışığa koşması gibi, farlar gözümü aldı üstelik araba çok yakındı ve hızlıydı.
Sonuç çok vahim: çocuklar nasıllar. Bunu ben mi dedim, odada başka kimse yok evet ben demişim, nolacak şimdi nasıl düzelteceksin off, telefonu yere atsam mı atmasam mı, ipod yerine ifon alsaydık atardim vs. derken bir toparlanma çabası ve Erdem nasıl sorusu. Tabii burası tartışılır toparlama lafı mı yoksa biraz önce kızlarınızı sormuştum şimdi de hususen Erdem'i soruyorum gibi korkunç bir anlamı barındıran bir 2012 cümlesi mi. Bu değerlendirmeyi beni teselli etmek ve gerçeği yüzüme söylemek arasında gidip gelen kardeşlere bırakıyorum.

17 Ocak 2010 Pazar

3-5 filan işte

Herkesin her gün görüp farkına varamadığı şeyler vardır de mi? Örneğin yoğun yapılaşmanın olduğu bi yerde yaşıyorsanız (bkz:ben) yolunuz üstündeki evlerin 2. ve yukarı katlarını bir kere dahi başınızı kaldırıp görmemişinizdir. Veya günde en az 3 kere alışveriş yaptığınız bakkalın çenesinin altındaki beni, veya günlerdir beraber vakit geçirdiğiniz kankanızın büyüüüük derdi…. Hepsi fark edilmeyenler listesinde.

İşte bende bu açıktan yararlanıp hemen konuya giriyorum…
Rakamlar ne ilginç değil mi? Hepsinin bir ayrı yani var. Hepsi ayrı bir mana içeriyor, tamamen farklı dünyalar, farklı duygular var hepsinde. Biri diğerinin yerini tutmuyor, hepsinin ayrı bir seveni var.


condemnedtorocknroll.files.wordpress.com adresinden alındı

Mesela ben 4 cüyüm uzun senelerdir. İlkin soğuk gelmişti bana biraz. Öyle sert köşeleri, içindeki o gereksiz boşluk, ona karşı olan güvenime set çekmişti. Seviyeli durdu zaten bana biraz. 7 ile çok alakasızlar belki de ondan. Ha tabi ben önceleri 7 yi daha çok severdim onu söylemem lazım size ilkin. Bana çok büyük kıyakları olmuştu kendisinin. O çatısının altında az zaman geçirmedim, o eğri gövdesine yaslanıp az türkü tutturmadım. Fakat bana tam zamanında öyle bir kelek yaptı ki, inanır mısın cancağızım ağzım açık, bakışım donuk kaldı. Bir gün 3-4-5 filan birkaç arkadaşımlar bir de onu görmeyeyim mi? Hem de tam 6 dan sonra. E tabi şaşırdık, afalladık ilkin. Hatta bu olayı 3 akşam birkaç saat kahvede tartıştığımızı hatırlarım.  Fakat bua da alıştım zamanla. Artık rastlaşınca “Merhaba, merhaba” o kadar. Kadim dostluklar da 1 yere kadarmış anladım. Fakat asıl yandığım kendisinde pek mühim sırlarım kaldı. Yitikler listesinde 7 nin aldıkları pek bi kabarık bende. Neyse…..Ne demişler, ne dostlukta ne düşmanlıkta uçta olma. Hepsinde az da olsa bir mesafe bırak ki can dostun bir gün düşmanın, azılı düşmanın da bir gün canciğer arkadaşın olabilir.


www.westga.edu adresinden alındı

Farklı zamanlarda farklı dostluklarım farklı bağlantılarım oldu farklı sayılarla. 9 un yeri örneğin pek mühimdir bende. 10 dan daha da büyük görürüm kendisini nedense. Aynı şey 99 için de geçerli. Yani 100 den büyüktür aslında. 11 bi şapşal durur her daim. 12 ise hem civarındakilerinde pek bi şahsiyetlidir açıkçası. 19 un sağı solu pek belli olmaz. Hayatta hep yalnız takılır… Beklerim ki 19 ve 23 yalnız ölürler zaten. Neden mi? Neden diye sormayın. Neden diye soran, olmaz demişler de ondan…

17 bi itici bi garip geldi bana. Teşriki mesailerimizde az karşıma çıkan, bir kendini beğenmişten başkası değildi doğrusu. Usuldan halleder işini. Örneğin alışverişlerde ya 20 ya 15 olur, hiç göstermez kendini. Artık bilmem belki sosyal itibarsızlığından, belki de kendini beğenmişliğinden insan içine çıkmaz. Fakat beni anlamadı zanneder ki gözü şöhrettedir. Bilmez ki şöhret afettir.

                Hepsinin bir ayrı yeri var bende. Şimdi devam etsem inan üst komşum 1000 e kadar varırım. Amma bu kadarı kâfi. Eğer sıkılmazsan yarın ayrı vakit gel devam edelim. Sen de anlatırsın hem bana arkadaşlarını.

16 Ocak 2010 Cumartesi

PeKi


Bir animede bu sahneyi gördüm, Ezel dizisindeki Ali gibi "nHadi arkalarda filan görsem neyse de, adamın gözünün içine s diy

12 Ocak 2010 Salı

Zamanı Geldi

Bundan yaklaşık 8 buçuk sene önce yüzyılın en önemli (şimdiye kadar) olayı New York semalarında yaşandı. İkiz Kuleler yıkıldı ama ABD dirildi sanki. Sonra malum Afganistan Irak diye yuvarlanmaya başladı herşey. Sonra "O" çıktı ortaya. Yıllar evvel scientologist Tom Cruise'nin oynadığı birkaç iyi adam filmine mekan olan bir toprak parçası, yüzlerce insanın hayatının karardığı yer oldu. Adı tabii ki Guantanamo'ydu. ABD neredeyse dünyanın her yerinden topladığı suçlu suçsuz (çoğu bence suçsuz) insanları buraya tıktı ve insanlıklarını ele geçireceğini sandı. O zamanın Başkanı ve tam bir insan müsveddesi olan G.W. Bush dedi ki ABD mahkemeleri bunları yargılayamaz ben de istediğim kadar bunları burda tutarım, sonra da pis bir kahkaha attı. HA HA HA! Ama hayat bir ironiler bütünüydü ve daha birkaç sene evvel, Miami'deki şaibeli seçimi onaylıyarak Amerika tarihini sonuna kadar değiştiren Yüksek Mahkeme (bu bizdeki Anayasa Mahkemesi gibi değildir, kararlarının etrafından dolaşılamaz veya kanun/anayasa değişikliği ile bypass edilemez, verdikleri karar kanundur) yanlış yoldasın dedi Teksaslıya. Sonra Bush ısrar etti yasa filan çıkarmaya kalktı ama Mahkeme yine ağzının payını verdi. Bu olay bir kaç kez tekrarlandı ve sonunda Bush'un gitmesine aylar kala Guantanamo mahkumlarına ABD mahkemelerinin yolu açıldı ve davaları başladı. Sonra Obama geldi ve neredeyse ilk müsbet adımını geçen yıl 22 Ocak'ta attı. Dedi ki Guantanamo en fazla bir yıl içinde kapatılacak. Sonra Nobel barış ödülü falan aldı ama bunlar tabii ki teferruat. Baktı takvime neredeyse bir yıl olmuş ve araştırdım sonra Guantanamo için hala birşey yapılmamış. Kriz imdadına yetişmiş Obama'nın ve en dişli liberallerin bile sesini kısmış. Demek ki insanı insan olmaktan utandıran bu zulüm devam edecek, İsrail cüretinden, Mısır korkusundan ve daha bir sürü devlet kendi özel sebeplerinden bu tip uygulamalara kanunsuz tutuklamalar, yüksek duvarlar ve üstü kapalı soykırımlarla devam edecek. Ama benim ağrıma asıl giden ne biliyor musunuz? Hala barış diyen, demokrasi diyen, kardeşlik diyen ama bebek katillerine Terörist diyemeyen bir garip insanlar "İDAM" cezasını açık ve saydam bir yargılama ile hem de iki defa almış birinin hapsedilmesine, hücresinin azıcık küçülmesine (hala benim odamdan büyük ve lüks) karşı çıkacak, hatta molotof atacak (bu arada molotof kokteyli ilk olarak Sovyet ordularına yani solculara atılmıştır:2. Dünya Savaşı Finlandiya Cephesi 1939) ve masum insanları öldürecek. Bir şey söyleyim mi, harbiden acayip demokratik bi ülkede yaşıyoruz. Yoksa böyle saçmalıkları konuşanlar için Guantanamo gibi bi yer açarlar sonra da unuturlardı kesin. Verdiğim uzuuun ara için de özürlerimi melamin bir tepside sunarım.

10 Ocak 2010 Pazar

Download çubuğu.

Koleksiyon hastalığını da nefsi istekler arasında saymalı. Toplama isteği, sınırsız bir yanında bulundurma, elinin uzandığı yerde tutma, dursun abi lazım olur saplantısı. Kitaplarım da öyle. Son 10 yıldır İstanbul'daki iki büyük fuar organizasyonuna ismi lazım değil arkadaşla aralıksız katılıp hatta bazen aynı fuara 3-4 kez gidip toplanan kitaplar alındıklarından itibaren raflarda, istihza dolu, okuyamadın mı daha yavruu bakışlarını üzerimde gezdiriyorlar.
Gerçi elimin altında olmasını istediğim her şey var şu anda. Eğer başlamak bitirmenin yarısı ise ve satın almak okumaya başlamak ise ben bu kitapların yarısını okudum. Diğer yarısını da okuyunca okumuş olacağım. To do list im to read listesine dönüşeli ve bu listede 30 kitap kendine yer bulalı çook oldu. Acı gercek hiçbir zaman onları okuyamayacaksın hahahaa, diyen vicdansizlara inatla inanmak istemiyorum. Bi umut böyle kendinden bi beklenti icinde sonraki yılın fuarlarını bekliyoruz heyecanla. E bi de indirme hastalığı var. Yok hayır indirme değil, yani inmiş olması değil bizatihi dosyanın iniyor olması bu insanları zevk tepelerinde gezdirmeye yeter, indi kaydet tamam zevk biter. Yani o çubuğun içindeki, bıktırıcı İstanbul trafiğinde insanların tek sığınağı 3310 daki yılan oyunu misali sağa doğru ilerleyip çubuk bitince tekrar soldan başlayan yeşil kareler dizisi.
Göz onu takip etmekten yorulmaz, %100 e doğru yaklaştıkça akan salyalar klavyeyi veya yerine göre touch pad i ıslatır. Olum iniyor lan iniyor aaaaa indiii. Hiç izledin mı inenleri hiç okudun mu, yoo ben direkman bu download çubuğunun kendisiyle ilgiliyim, bu da böyle bir davranış bozukluğu. Diş çürüğü, kanser veya stres tarzı bi milenyum hastalığı. Artık adamın çocukluğuna mı inersin, bir nesli besleyen çubuk krakere mi kabahat bulursun yoksa bilumum kavga dövüş oyunlarında ölmeye yaklaşmayı sembolize eden enerji çubuğu -olum enerjinin bitmesi ne demek ki acep mitokondriler ATP üretmeyi mi kesiyor, j zaten- boşalırken yaşanan duygu yoğunluğunun altında ezilmiş çocukcağız mı dersin bilmem, bi çubuk zaafı var orası kesin.
E-book olayına ne denir öte yandan, bu satırları yazan süt yağlı sudan çıkmış çay kaşığı mı. İndirr belki lazım olur. O değil de en büyük sebebi pdf sempatizanlığı aslında. Hele o şekiller yok mu o şekiller, öyle 1 saat bakarım sıkılmadan. Zumlayınca bile netliğini kaybetmeyen keskin çözünürlük ve bilhassa yazıdaki uçurumsal siyah-beyaz kontrastlığı beni kendisinde kaybettiriyor. Taze inmiş e-book umda usanmadan sürekli scroll yaptığım için isyan isteği ayyuka çıkan ve diğer parmakları da organize edip hep birlikte kötü hayat şartlarından kurtulma gayesi güden fitneci grevci işaret parmağıma kulak tıkayıp içeriği de çoğu kez önemsemeyerek olum pdf ne güzel bi şey ya diye diye vaktimi eritirim. Yeni inmişi kardeşlerinin yanına koyup koleksiyonuma tatmin olmuş, huzura ermiş bir ifadeyle göz gezdirip, bi ara okuruz düşüncesinin belirsizlik sisleri altında cebimdeki 21 yıllık sancak sağ, iskele sol yazılı kağıdıma baktıktan sonra arama çubuğundan diğer pdf lerin engin denizine yelken açarım.

"Çağın oyuncağı"na yakışır bir uygulama-Sleep Cycle

mail oldum gonca güle
acem şalı ince bele
acem şalı ince bele....

hıhımmm.. (boğaz temizleme sesi :P ) arkaplandaki şarkıyı bi tarafa bırakalım demi.


   iPhone çağın oyuncağı olma yolunda etrafında hiçbir rakip bırakmamış gibi görünüyor, tabi google ın çıkaracağı nexus veya palm pre veya motorolanın android işlemcili motorola droid telefonunu tamaaaamen bir kenara bırakırsak. (konumuz bu değil ama aslında iphone un tahtı da gittikçe yüksek bir frekansla sallanıyor. Özellikle nexus piyasaya çıktıktan sonra, iphone a olan üstünlükleri ile Times'a "Next decade of 20'th century has just started" başlığı ile kapak olabilir. (Bu 4 telefonun güzel bir karşılaştırması bu linkteki amcalar tarafından yapılmış. İlgilenenler müracaat edebilirler)

   Asıl konumuzza dönecek olursak iPhone da devrim niteliğinde programlar çıkmaya devam ediyor. Örneğin AppStore da akıllı evleri kontrol etmek için ve hiçbir ek yazılım/donanıma ihtiyaç duymayan bir yazılım. Veya 3 farklı firmanın maksimum detay içeren "turn by turn" diye tabir edilen navigasyon programları. Veya Turkcell ci amcaların çıkardığı size en yakın eczane,hastane,petrol vs yi gösteren, ayrıca kameranızı açıp etrafa telefonununuzun kamerası vasıtasıyla baktığınızda binaların üstüne ne olduklarını ve size uzaklıklarını yazan program. veya veya veya....

   Bu yazımızda sizlere tanıtacağımız Sleep Cycle isimli, ve belki de bu programların tümünden daha yararlı bir yazılım.

yukarıki resimde sağ aşağıda gördüğünüz program, siz uyurken boş durmuyor ve uyku evrelerinizi çözümlüyor. Evet yanlış duymadınız !!! Tam 25 kupona, beklemek yok ..... hıhımm (boğaz temizleme sesi :P )

   Evet, siz uyurken program, iPhone un müthiş hassas accelerometresi yardımı ile yataktaki tüm hareketlerinizi algılıyor. E tabi telefonun bu sırada yatakta olması lazım dimi :D

yani bu resimdeki şekilde yerleştiriyorsunuz siz yatarken. Siz uykuya daldığınızda program en küçük hareketlerinizi bile algılayıp bunu kendi veritabanına kaydediyor. Daha sonra hareketlerinizi analiz ederek, o an uykunun hangi evresinde olduğunuza (hafif uyku, rüya durumu, ağır uyku vs) karar veriyor. Pekiiii bu ne işimize yarayacak diyorsunuz de mi? İşte bu program bu analizler ile sizi uykunuzun en hafif olduğu bir zaman diliminde uyandırıyor.

   Örneğin kendi üzerimde yaptığım deneyde şu resimdekine benzer bir grafik elde ettiğim perşembe günkü uykumda (bu arada az uyuyorum mesajı da vermek istedim. bak dikkat et 2,5 da yatmışım 7 dedi mi kalkmışım :D ). Programa alarm saati olarak 07:10 ayarladım fakat program benim bu alarm saatine en yakın ve en hafif uyku zamanımı 06:50 olarak belirledi ve beni bu saatte uyandırdı. Sonuç inanılmaz !!! Dinç ve uykumu almış bir şekilde kalktım. Ertesi gün denediğimde yine aynısı. (benim uyandıktan sonra tekrar yatıp bu güzelliği mahvedişimden hiç bahsetmiyorum tabi :D )

   Program gün geçtikçe yani sizin uyku düzeninizi çözdükçe, veri tabanına sizden daha çok uyku verisi ekledikçe daha iyi çalıştığını iddia ediyor.

Ayrıca uyku periyotlarınızı facebook da arkadaşlarınız ile de paylaşabilirsiniz (ne önemli ama :P)

Yavaş yavaş havalrın soğuyup, herkesin üstüne şöööle bi soğuk yorgunluğu çöktüğü şu günlerde, tüm okuyucularımıza az uykulu bol dinlenmeli günler diliyorum.

8 Ocak 2010 Cuma

İstikamet?

İnsanlarımızın çabalarını, emeklerini nerelerde harcadığını gördükçe üzülmeyen yoktur aramızda sanırım. "Birader senin olayın nedir?" diye soracağım o kadar insan var ki (ben dahil, ama bir yere kadar çok şükür). Bir istikameti tutturmamak nasıl bir şeydir anlamış değilim. Dünyaya gelip büyüyüp işe girip para kazanıp, aile kurup, yaşlanıp, emekli olup, ölmeye gelmiş ne kadar çok insan var değil mi? Cidden merak ediyorum, böyle amaçsız istikametsiz yaşayan insanları. Beceremese bile bir amacı, hedefi vardır insanın. Şahsen ortaokul son sınıfa kadar bir amacım filan yoktu. Notlar yerlerdeydi. (Gerçi gene yere yakın). Sonra fen lisesi sınavı diye bir şey duyduk da sonra çalışmaya başladık.
Çok ilginçtir, amaçsız olduğunu düşündüğüm adamlar arasında okulda çok iyi not alıp bir şekilde işe girip çalışanlar var. İyi veya kötü para kazanıyorlar , ama bu mudur yani? "E niye inekledin oğlum öyleyse" demezler mi adama? Çok iyi not almaya geceni gündüzüne niye kattın? "İyi işe girip para kazanmak için" diyene inanmam, klişe Bill Gates örneğiyle dalarım. Hırsa bak ya. Ulan nereye kadar gidersin bu hırsla.
Enerjimizi o kadar saçma sapan şeylere harcadığımızı gördükçe vallahi üzülüyorum. Toplumca böyleyiz. Bana esin kaynağı olan bir önceki yazıda da belirtildiği gibi, milleti sigaradan korumaya çalışan RTÜK "yengeye yan gözle bakma"yı neredeyse meşru hale getiren diziye ses çıkarmıyor, çıkaramıyor. Niye, sebebi belli. Neyse, yine sistem filan diyeceğim. Önceliklerini bilmeyen, belirleyemeyen ya da yanlış öncelikler edinen bireyler olarak ne güzel yuvarlanıp gidiyoruz.
İnsan bir yakını dünyadan göçüp gittiğinde daha bir düşünüyor bunları. Ölüme kızanlar var. Evet evet bildiğiniz kızmak. İnsanoğlu kendini öyle muktedir, öyle güçlü sanıyor ki gücünün yetmeyeceği şeye bile canını sıkıyor. Halbuki sınırlarını ve önceliklerini bilenler, her şey gibi ölümün de Allah'tan geldiğini hakkıyla biliyor ve sabrediyor.
Yaşamak kolay değil, herkes bunu söyler. Ama doğru bir istikamet dışındaki insanın hayatında çektiği zorluklar kişiye ödül olarak dönmüyor. Sonuçta teslim olan da olmayan da sıkıntı çekebiliyor fakat hakkıyla teslim olan enerjisini ve düşüncesini boşa harcamıyor, gereken yere naklediyor. Ne mutlu o insanlara.

7 Ocak 2010 Perşembe

Edep



Dünyada pişirdim bir gaflet aşım


Secdeden çekmeyeydim n’olaydı başım


Sorguya başladı musalla taşım


Ben Rabbimi bilmez miyim ya melek!



Ol Hakk’ın bağından çağrıldım bir gün


Yolunda giderken sandım bir düğün


Mezara varınca işittim bir ün


Ben Rabbimi bilmez miyim ya melek!



Akıl fikir ayrı düştü o’l tenden


Ol ruhum bile ürker oldu benden


Ey beni yaratan, hidayet senden


Ben Rabb’imi bilmez miyim ya melek!



Ol kabir solmadan sıkmaya durdu


Zebaniler gelip gürzünü vurdu


Çok şükür Rabb’im hidayet virdi


Ben Rabb’imi bilmez miyim ya melek!



Ol nazik tenim de döndü soğene


Hiç elâ gözlerim bakmaz cihane


Yedi gün sorguda kaldım divane


Ben Rabbimi bilmez miyim ya melek!



Kaldırdım kafamı sapmaya vurdum


Ruh cesetten ayrılmış kaçarken gördüm


Çok şükür Mevlâ’ya sualin verdim


Ben Rabbimi bilmez miyim ya melek!



Sağ yanımdan sekiz kapı açıldı


Hem türaba misk-i amber saçıldı


Yakasız yensiz hulleler biçildi


Ben Rabb’imi bilmez miyim ya melek!



Dün akşam Konyamızca muteber bir hoca efendinin sohbetini dinledim edepten bahsediyordu kendisi, yolda yürürken dedi eskiden hanımlar beklerlerdi ki biz geçerdik şimdi ise biz hanımlardan kaçıyoruz ne kadar nahoş değil mi..


Haya iman'ın bir bölümüdür.. hayası olmayanın iman'ı yoktur.. diye ekledi..



Şöyle bir düşünüyorum bakıyorum da eskiden olanlar bizim jenerasyonumuza hiç yetişmediği için masal gibi geliyor. Yani hanımefendiler sokakta yürürken bizden kaçacaklarmış garip ..



Peki eskiden bu yana ne değişti yani tamam lafa gelince hiçbir şey eskisi gibi değil hiçbir şeyin eski tadı yok diyoruz ama mesela neden sokakta bayanlar bizden kaçacakken biz onlardan kaçar olduk şöyle bir düşündüğümde aklıma gelen şey aptal kutusu oldu. Özellikle uzun uğraşlar sonucu Müslümanların ahlakını bozacak şeyin televizyondan başka bir şey olamayıcağı kanaatine vardım şöyleki ;


En çok reyting alan programlar diziler şu anda, prime time denilen en çok tv izlenen saatlerde yayınlanan diziler.


Şöyle bir incelediğim zaman konularını, en çok tutanlardan birisinde adam amcasının eşiyle yasak aşk yaşıyor ya bilmemkimin romanıymışda diziye dökülmüşte gerçekte öz amcası değilmişte diye savunuyor dizinin sevenleri YAHU ALLAH(cc) aşkına ne olursa olsun bizim aile yapımız yetiştirilme tarzımız ahlakımız bu tarz bir şeye uygunmu? Yani ne olursa olsun adam orda evli bir kadınla yasak aşk yaşıyacak bizde ailecek izleyeceğiz bunu bu hafta ne olacak diye böyle saçmalık varmı yahu.. bir diğerine bakıyorum bir adam bir ailenin 3 kızıyla aşk yaşıyor bir diğeri öyle bir diğeri şöyle yani onca dizi var hiç birisi bizim aile yapımıza uygun değil.. sigara içenlerin sigaralarını mozaiklettiren anlayışın RTÜK ün burada nereye kaybolduğunu merak ediyorum. Şiddete yöneltiyor diye kurtlar vadisine binlerce tepki verildi ulan insanoğlu şiddete sigaraya yöneltene tepki verirken yengeye yöneltene tepkin nerde senin onu oturup ailecek izlemeyi biliyorsun aklın nerde senin yazıklar olsun senin düşünce tarzına!



“Girdim ilim meclisine
eyledim taleb
dediler ilim geride
illa edeb illa edeb..”



Edep o kadar önemli ki Yunus emre hazretlerinin bu dizeleri bize bunu anlatıyor.



“Hemen ilm-ü edeptir bil şerîat, dahî ilm-ü edeptir hep tarikat


Edep ilmiyle bulunur hakîkat, ne bilsün bî edep sırrı şeriat


Şeriattır edep hakka gidelim,cemali bâ kemale seyr edelim.”



Velhasılı kelam dostlar, demem odur ki bu aptal kutusundan biz, ailelerimiz kurtulmadıkça bizim düzelmemiz kendimize gelmemiz mümkün değil diye düşünüyorum.


Her halde Müslümansın, ya bu açıklık nedir?
Kadında iffet, namus en büyük hazinedir.
Binlerce kem gözlere tahammül edilir mi?
Hayasızlık yoluna medeniyet denir mi?
Medeniyet denerek kadın baştan çıkıyor.
Aslında açılmak, bir milleti yıkıyor.
Medeniyet; ahlaktır, namustur, fazilettir.
Çıplaklığa giden yol, en büyük cehalettir.
Sakın kanma kardeşim bu dinsizlik modası,


Seni aldatıyorlar mel’unlar kahrolası.
Biliyorum ben seni, kalbinde imanın var.
Sen İslam’da sebat et, varsın ayıplasınlar
Muvakkat bir alemde uyma nefsin şerrine,
Şeytanlara lanet et ,gir İslam’ın emrine…
Sen şuna emin ol ki, her güzellik sönecek,
Allah’ın yolunda olan ebediyen gülecek.
Plaj, balo yerine dön yüzünü kıbleye,
Sana yakışan budur, kapan artık secdeye.
Cennet gibi nimet var İslam’da sabredene,
İnsan asi olur mu, kendini halk edene?
Şayet nedir sorsan sokakta görülenler?
Birçok ardan nasipsiz, kıymetsiz, pespayeler.
Düşün kıymeti varsa herhangi bir nesnenin,
Sokağa attığını gördün mü hiç kimsenin?
Dışa dönüp aldanma kıymetler içerdedir.
Ne kadar süslü de olsa, boş kutu çöplüktedir!..
Kadında aranan şey ; namus ile imandır.
Seni açmak isteyen bundan üryan olandır.
Deme:”Herkes açılmış, zaman böyle istiyor!”
Bilirsin ki her nefis, kabre yalnız giriyor!..
Seni ayıplasa da şehvet bezirganları,
Asıl hesap gününde göreceksin onları,
Örtünmek hayadandır, haya ise imandan…
İmanı olmayan çok alçaktır hayvandan.
Seni soymak isteyen hainlere yüz çevir,
Zulüm fazla yaşamaz, geçecektir bu devir.
Sahipsizce başıboş gezenler neye yarar?
“Müslümanım” diyenler evinde neşe arar.
Nice masum iniler, girmesinler günaha..
İffetine sahip ol, açılma sen bir daha!...



Yâ Rabbî! Bize kereminle nazar kıl. Biz kullarından ancak hatâ sâdır olur. Yâ İlâhî! Senin rızkınla beslendik. Senin ihsân ve lütuflarına alıştık. Yâ Rabbî! Bizi bu dünyâda azîz kıldın. Öbür dünyâda da azîz kılmanı senden umarız. Azîz eden de sensin, zelîl eden de sensin. Senin azîz kıldığın kimse horluk görmez. Yâ İlâhî! İzzetin hakkı için beni zelîl etme ve günahlarımdan dolayı beni utandırma. Başıma benim gibisini musallat etme. Ukûbet çekeceksem, senin elinle olsun. Dünyâda en kötü şey, bir insanın kendisi gibi birisinden cefâ çekmesidir. Sa’di Şirazî

5 Ocak 2010 Salı

Beni ve Kendini Yakan Sezen Abla (!)

Beni yak, kendini yak, herşeyi yak
Bir kıvılcım yeter ben hazırım bak
İster öp ister okşa istersen öldür
Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk


Seni içime çektim bir nefeste
Yüreğim tutuştu göğsüm kafeste
Yanacağız ikimizde ateşte
Bir kıvılcım yeter ben hazırım bak
Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk


Beni yor hasretinle sevginle yor
Sevgisizlik ayrılıktan daha zor
Dilediğin kadar acıt canımı
Yokluğun da varlığın da yetmiyor

   İmam Gazali Hazretleri "Musiki aşığın aşkını, fasığın fıskını artırır" demiş. Bu düsturdan hareketle biz de musikinin aşk artımına nasıl sebep olduğunu anlatmakta yarar gördük.

   Yukarıdaki şiirimsi dörtlükler sezen abla nın kaleminden çıkmış, birçok sanatçı da bunu yorumlamış (bkz:Duman amca vs). Dinleyenler her ne kadar bu sözleri şarkı ayarında dinleseler de, bu sözlerin içinde bile çok derin manalar yatıyor (erbabı aşk için)



[Bu sözlerimden benim erbabı aşk olduğum çıkarılmamalıdır. Bilmek güzel uygulayabilmek manasına gelmez. bkz: Fatih Terim güzel futbol biliyor ama oynayamıyor]


   İlk dörtlükteki "beni yak kendini yak herşeyi yak" isteği müridin, hocasına bir yalvarışı, ihvanda yok olma, hocasında yok olma, Resulullah (sav) da yok olma ve makamların sondan 1 öncesi olan fenafillaha olan arzusunu dile getirmektedir. Zira burada kendi, hocası ve kalan herşeyin yok olması isteniyor. Bu mertebeler kademe kademe artışa işaret ettiği gibi şeriat tarikat marifet ve hakikat gerçeklerine de işaret etmektedir. Şeriatte seninki sen benimki senindir, Tarikatte seninki senin, benimki de senindir, Marifette seninki de yoktur benimki de, Hakikatte sen de yoksun ben de...Bilmem anlaşıldı mı.

   "İster öp okşa istersen öldür" kısmında ise müridin hocasına olan tam teslimiyeti, yanlış anlaşılmaya mahal vermeyecek şekilde anlatılmaktadır. Yani hocasının müridi okşaması veya öldürmesi mürid gözünde müsavidir, hepsinin bir hikmeti olduğunu bilir ve hepsine "peki" der.

   "Seni içime çektim bir nefeste" mısrası ile müridin, hocasında yok olma mertebesine teslimiyeti sayesinde çabucak eriştiği anlatılmaktadır. Zira nefesi içine çekip tüm vücuduna erişmesini sağlamak, büyük bir güven ve teslimiyet benzetmesidir. Bu mısra ile kast edilen mananın, hocasında yok olduktan sonra her baktığı yerde hocasını görmek, hatta kendi bile hocası olmak şeklinde olması da mümkünüdr.

   "Yanacağız ikimiz de ateşte" mısrası tüm bir şiirinin anlamını bozmakta, genel mana ile ters düşmektedir.

   "Bir kıvılcım yeter ben hazırım bak" ile de tekrar bu teslimiyetin üzerinde durulmuş, yanmanın bile emir ile olabileceği anlatılmıştır. Herhalde teslimiyetin daha iyi anlaşılabilmesi için şu menkıbe hemen herkese kafi gelir:

   Zamanında bir hocaefendi, etrafındaki sayıca çokca müridi ile günlerini değerlendirir, ilim ile meşgul olurdu. Bütün müridanın hocaefendinin kalbinde ayrı bir yeri olmasına rağmen bir tanesine karşı daha latif sözlü, daha ayrı davranışlıydı.

   Tahsil ile günlerini geçiren müridlerden biri bu durumu kavrayamamış ve çokca aklını bu mevzuda meşgul edip "Hocaefendi nin davranışı neden böyledir? Anlaması kıt, eli yüzü bile pek düzgün olmayan bu delikanlıya neden pek latifte benim gibi intikali yüksek zengin bir nesebe sahip birine onun kadar alakadar değil?" diye aklından geçirirmiş.

   Hocaefendinin bu düşüncelerden haberi olmuş olacak ki birgün bu iki müridi (sanki diğerine ders vermek istercesine) yanına çağırmış ve "Evladım! (ikinci müridi kastederek) şu bizim bahçedeki ineği sırtına alı da bizim evin damına çıkarıver" demiş. Mürid şaşırmış ve vakit kaybetmeden "Efendim, ineği sırtlamam ve evin damına çıkarmam mümkün değil" demiş. Hocaefendi sanki cevabı önceden biliyormuş gibi hiç vakit kaybetmeden diğer müride "Evladım! (ilk müridi kastederek) sen şu ineği sırtla da bizim evin damına çıkarıver" deyince mürid "Peki efendim" deyip bahçeye koşmuş. Ardı sıra giden hocaefendi ve ikinci mürid, ilk müridi ineği sırtlamaya çalışırken görmüş.

   Anlatım her ne kadar eksiksiz olmasa da umarım teslimiyet mevuzusu bu menkıbe ile bir hayli anlaşılmıştır.

   "Sevgisizlik ayrılıktan daha zor" mısrası ile de asıl terakkinin ilim ve ibadet ile değil, aşk ve ihlas ile olduğu anlatılmaktadır. Zira ihlasla, anlayarak ve aşk ile yapılan ibadetin ,söylenen zikrin, lanettayin ve sadece ağızda kalan zikirden, ibadetten kat be kat daha efdal olduğuna dair birçok hadis vardır.

   "Dilediğin kadar acıt canımı/Yokluğun da varlığın da yetmiyor" Burada ilk mısra yine teslimiyete işaret ederken, ikinci mısra yine şiir ile alakasız bir konuya temas ediyor.

   Umarım İmam Gazali'yi (ra) kızdırmamışızdır.

1 Ocak 2010 Cuma

Bununla alakalı yazılar

Related Posts with Thumbnails