Pages

14 Aralık 2009 Pazartesi

El elden üstündür, peki ya parmak parmaktan


Bu işareti bilirsiniz, hani zafer anlamına gelir ya da getirilir. Bazıları barış der bu işarete, bazıları yanlış anlar bazıları ise sadece fotoğraf makinesi önünde yapar. Bir çok ünlünün elinde görmüşsünüzdür bunu. İki parmak ne kadar da çok anlam ihtiva edebiliyor değil mi sayın blogseverler.(Wipeout'a doğru bi sendeleme var) Peki gerçekten ne anlama geliyor bu işaret? İlk yapanın yaptığı gibi mi kalmış yoksa ilk yapanın yanına mı kalmış? Gerçekten de ezilenlerin, örgütçülerin veyahut barışçıların mıydı? Hayatta her olgunun bundan bi bin bilemedin bi beş yüz senelik mazisi olduğuna inanan yazarınız spahi, yine yemeden içmeden hatta karton kutu, sopa, ip ve marihuana yaprakları kullanarak koala avlamaktan bile kesilip bu konunun derinlerine inmeye karar verdi. Kahya atımı hazırla! Derinlere iniyoruz!

Ver Elini Ortaçağ

Şimdi el değil de parmak mı yazsaydım keşke. Ama neyse bi besmele çekip başlayalım. Efendim bu iki parmak hareketini tarihte ilk kimin yaptığı kesinlikle açık ve seçiktir. 1300'lerin ortalarında Fransa ve İngiltere paldır küldür savaşırken, İngiliz çiftçilerinin birkaç yüz yıldır birbirleri üzerinde talim amaçlı kullandıkları uzun yay bir anda dönemin silahı oldu. Aslında hepsi de asil ve vurdumduymaz İngiliz komutanları, İngiliz halkının neredeyse üçte birini tarumar eden bir veba salgını sonucu, aslında ezeli ve ebedi rakipleri Fransız asilzadeleriyle savaşmak için bu uzun yaylı okçuları kullandılar. Aslında bu kullanımlar şövalyelik ruhuna ve sportmenliğe hiç yakışmıyordu. Zira iyi bir centilmen Rakibi at üzerindeyse ona aynı şekilde karşılık vermeyi yiğitliğin şanından sayardı. Köylüyü, ayak takımını savaş gibi önemli ve eğlenceli bir işe karıştırmak neredeyse ayıptı.

Ancak İngilizler'in başka çaresi de yoktu, ellerinde olan adamlarla onların bildiği şekilde savaşmak zorundaydılar. Ayrıca İngiliz krallarının kafaları Fransız akrabalarından birazcık daha iyi çalışıyordu. Sonuçta istemeyerek de olsa Auray, Crecy ve Poitiers gibi önemli meydan savaşlarında İngiliz okçuları üzerlerine acı burun şut atmaya gelen acemi topçu gibi saldıran Fransız şövalyelerini, zırh delen oklarıyla haşat ederken İngiliz süvarileri de atlarını bir seyis bir yamak hadi bilemedin bir acemi oğlan eşliğine verip geri hatlara gönderip, köylü tebaalarının yanında tabanway savaşmışlardır. Zaferin çoğu okçularınken snob Fransız asilzadeleri: "Ya olur mu öyle şey allasen, hıh, biz okçu filan tanımazdık da o yanlarındaki attan inmiş hiç bir şeye binememiş adamlar bizi bozdu. Durun bakalım bi dahakinde biz de aynını yapalım." diye gubuzlanmışlardır. Özellikle Poitiers ve savaşın ikinci yarısındaki Agincourt'da bu taktiği denemişler ama hüsran bir kez daha onlara kalmıştır. Bu ardarda mağlubiyetler, Fransızlar'ın sinirini iyice bozmuş olacak ki, çoğu sağlam duvarlı kalelerine çekilmiş, "Ben ölene kadar kesin biter bu savaş hacı, belki o zaman bi gün yüzü görürüz" diyerek eş dost akraba ve talukatla hoş bir yaşam sürmeye başlamışlardır. Ama bir adam, bir Fransız sahneye çıkıp hiç denenmemiş yöntemlerle düşmanı yenmeye karar vermiştir.

Çirkin Şövalye


Fransa'nın Dinan şehrindeki Du Guesclin anıtı, adamın anıtı bile var be


Bertrand Du Guesclin, kayıtlara yüz güzelliği açısından sınıfta kalmış ama gönül güzelliğini de önemsemeyen bir adam olarak geçmiştir. Guesclin tam bir askerdir. İngilizler kadar profesyoneldir, maaşını günüde aldığında her zaman savaşmaya hazırdır. O, İngilizler'i meydan savaşında yenemeyeceğini bildiği için günümüzde terör adı verilen yönteme çok benzer bir taktik uygulamıştır. Büyük bir İngiliz ordusuyla karşılaşmamaya özen gösteren bu adam, o dönemde zaten sıradan olan gasp, yağma, katliam gibi atraksiyonlarla Fransa'daki İngilizler'i canından bezdirmiş hatta onun yolundan giden Amiral Jean de Vienne, önce İngiltere sahillerini yağmalamış, sonra da İskoçya'ya çıkarma yaparak savaşın yönünü değiştirmeye çalışmıştır. Bu kaos taktiklerinden biri de uzun yay kullanan İngiliz okçularının kıymetinin anlaması ve onların en şiddetli şekilde cezalandırılmasıdır. Peki geçimini savaşarak kazanan bir adam için en acı ceza ölüm müdür? Fransızlar farklı düşünerek :"Biz bu keferelere öyle bi ceza verelim ki ne bir daha bizimle savaşabilsinler, ne de ölebilsinler" deniş ve akıllarına şahane bir fikir gelmiştir. Uzun yay yapı itibariyle göğse doğru çekilen yaylardan farklıydı. Bu yay burna doğru geriliyor, germe mesafesini az da olsa arttırmak için baş ve orta parmaklarla kullanılıyordu. Fransızlar bu iki parmak olmadan okçuların hiç bir değerinin kalmadığını fark ettiklerinde, kısa yoldan gidip bu parmakları kestiler. Yakalanan her okçunun sadece bu parmakları kesiliyor, hem severek yaptıkları mesleklerinden hem de aileleri için kazandıkları yevmiyelerinden mahrum bırakılıyorlardı. İngiliz okçuları bu durumun kısa sürede farkına vardı ve devreye hemen İngiliz espri anlayışı girdi. Artık savaşlarda İngiliz okçuları, Fransız şövalyelerini sağlam parmaklarıyla selamlıyor, onları sinirden kıpkırmızı yaparken "ha, ha, ha, ha!" diye kahkahayı basıyorlardı. Sonra bu hareketin incitici anlamı o kadar ağır bastı ki, İngiliz kültürlü toplumlar da bizdeki orta parmak ayarında algılanır oldu. Günümüzde bile bu işaret İngiltere ve menşei ülkelerde iyi karşılanmaz. İki İskoç futbolcu, Barry Ferguson ve Alan McGregor, geçen Nisan'da yedek kaldıkları bir maçta gazetecilere bu işareti yapınca milli takımdan atıldılar. 1990'da İngiliz gazetesi The Sun, gıcık oldukları Avrupa Birliği komisyonu başkanı Jaques Delors'a bu hareketi pek de hoş olmayan "Up Yours, Delors" manşetyle ikram etmiştir.



Bay Churchill

Yüzyıllar çaktırmadan geçti ve İngiltere her zamanki gibi yine savaşa girdi. Bu kez düşman Nazilerdi. Başbakan Winston Churchill, zor durumda kalan İngiliz halkına moral vermek istiyordu."V" harfi "Victory" kelimesini çağrıştırıyordu. Churchill bunu eliyle yapmayı ne zaman bir kamera ya da fotoğraf makinesi görse adet haline getirmişti. Güleryüzle yaptığı bu işaretin bir sıkıntısı vardı. Churchill bu işareti Ortaçağ'daki İngiliz okçuları gibi yapıyordu ve bu durum İngilizler'in pek hoşuna gitmiyordu. Bir kaç denemeden sonra bir danışmanı işaretin anlamını Başbakan'a açıklayınca Churchill hareketini hemen değiştirdi ve günümüzde de kullanılan haliyle yani avuç içi dışarıya bakar şekildeki V işareti ortaya çıktı. Bu işaret çok sevildi, hatta İkinci Dünya Savaşı'nın kazanıldığı güne V-Day denildi ve bu olayı kutlayan milyonlarca insan birbirine bu işareti yaptı.



Barış ve Zafer

Savaştan sonra daha yirmi yıl geçmeden bu hareket yeni bir anlam kazandı. Vietnam Savaşı sırasında barış yanlıları bu işareti barış anlamında kullanmaya başladı. Dönemin pek çok ünlü şahsiyeti de bu furyaya katıldı ve "Benim neyim eksik" diyerek bu hareketi özellikle halka açık mekanlarda icra etti. Fakat savaşın en önemli destekçisi Amerikan Başkanı Nixon'da onlardan geri kalmayıp istifa edene kadar bu hareketi yine zafer anlamında kullandı. V işareti resmen ortada kalmıştı. Sonra Japonya'nın Sapporo şehrindeki 1972 Kış Olimpiyatları'nda Amerikalı patenci Janet Lynn bu işareti Japon kültürüne sapladı. Düştüğünde bile gülümsemesini yitirmeyen Lynn sayesinde bugün bile Japonlar hala fotoğraf çektirirken malum işareti yaparlar.

Ezildik ezileceğimiz kada bari parmaklar kalsaydı

Şimdi ise bir garip oldu bu hareket. Adlarını anmak istemesem de, PKK, DHKPC, İBDAC ve bilimum terör örgütünün yandaşları, mahkemlerde ve mitinglerde bu hareketi yapıyorlar. Vermek istedikleri anlam Barış mı? Hiç zannetmiyorum. Zafer olabilir ama kendilerinden önceki V işareti ideolojileri onlarla hiç uyuşmaz. Ortaçağ'da iki emperyalist devletin savaşında ezilenler sadece İngilizler değil yıllarca yağma ve ölümle acı çeken Fransızlardı aynı zamanda. İkinci Dünya Savaşı'nda terör kaynağı kesinlikle Almanya'ydı. Hippiler örgütçülerin fikirlerini kesinlikle benimsemezlerdi. Japonlar ise onlarla hiç resim çektirmezdi. Uzun lafın kısa tarafından diyecek olursak, sokaklarda çocuklara bile yaptırılan bu hareketin bizde içi boştur aslında ve içine bir şey koymaya yanaşan da yoktur.

13 Aralık 2009 Pazar

Üstün zekalı olmak veya deli olmak

...sonra elemanın gözleri fıldır fıldır abi. Yani benlen konuşurken 10 yere birden bakıyor. Bi laflar ediyor, inan yani ben bi 5 saniye düşünüp ööle cevap veriyorum. Hani bööle hazır cevap gibi de değil başka bişi yani annadın mı? Çok bişey biliyor mu..hayır, ama çok akıllı cümleler kuruyor...


Böyle anlattı salih yeni tanıştığı elemanı. Belli ki çocuk şaşırtmış bizimki de italik italik anlattı çocuğu :D

Bu yüzeysel gözlem hemen hemen herkesin hayatında en az 1 kere yaptığı, pek de ender rastlanmayan bi olaydır. Yani herkesin bi başkasına anlatacağı "akıllı" bi arkadaşı vardır. Benim bu yazıda anlatacağım "şey" akıllılıktan ziyade fazla akıllılık ile delilik arasındaki o ince çizgi.

(Bir önceki yazımda, yani TamBurada fazlaca kaynak içeren bir yazı yazdığım için bunun daha bööle bi spontane, daha bi gözlem ağırlıklı, daha bi sosyal olguları içeren bi şekilde olmasını istedim ve öyle de yaptım ! Size kaynak maynak yok :D )


Ya kaynak maynak yok dedim ama dayanamadım. Hadi yine iyisin köfteeeee :D

Allah'ın maddi anlamda herkese verdiği şu akıl, fonksiyonalitesi açısında hemen herkeste farklılık gösteriyor değil mi? Bazıları için belli fonksiyonlar çalışıyor bazıları için çalışmıyor. O çalışan fonksiyonlara verilen aynı girdiler (input) farklı kişilerde farklı çıktılar (output) verebiliyor. Fonksiyonların öncelikleri ve çalışma şekillerinin de farklılık göstereceğini de düşünürsek neden bir insanın dünyada başka bir eşinin (yani aynısından) olmadığını anlamak gittikçe kolaylaşıyor. Bir nevi parmak izi aslında...

Herşeyin ama hemen hemen herşeyin aynı prensipte işlediği şu dünyada, bazı güzellikler bazı fedakarlıkları getirir kuralı (en azından teorem diyeyim bari canım) burada şak diye alnımıza vura vura karşımıza çıkıyor. Eğer fazla akıllı olmak istiyorsan birşeylerden vazgeçmelisin (en azından düz mantık olarak, veya başlangıç budur). Bu vazgeçmen gereken şey de muhakkak sana kazanç sağlayan şeyi zorlaştıran nitelikte olmalı. Örneğin daha iyi bir ev istersiniz, Neden? Daha rahat bir yaşam için. Veya daha iyi bir iş, daha iyi bir araba vs. Daha iyi bir yaşam için istediğiniz bütün bunlar için daha rahatsız bir hayat sürmelisiniz bir süre. İşte tam buradaki gibi, eğer daha akıllı olmak istiyorsanız daha akılsız olmalısınız.

Pek de açık seçik anlatmadığım bu konuyu daha da bi, şöyle bağırdan bi açacak olursak iki nokta üst üste: Kafası normalden fazla çalışan kişiler, muhakkak hareket/tavır olarak deliliğe daha yakındır. Bu deliliğe yakınlık bir takıntı olarak çıkar karşımıza. Örneğin kimi banyoda kullanmak için ve el yıkamak için ayrı sabun kullanmayı kafa karıştırıcı bulduğunu söyler, kimi herhangi bir toplulukta otururken ortamın kapısından girip çıkanlara bakmazsa rahat edemeyeceğini söyler, kimisi çok büyük mekanların -hepsini gezemem, gezip bitiremem endişesi ile- kendini rahatsız ettiğini, içine daral geldiğini söyler. Bu tip hareketlere takıntı dersek herhalde hata yapmış olmayız.


Albert amca 2 sabun kullanmaya karşı olan tayfadandı (toprağı bol olsun)

! Ön bilgi ! X=130 IQ seviyesini göstermek üzere:

Pek çok X hassasına veya daha fazlasına sahip insanla tanıştım, vakit geçirdim, beraber iş yaptım. Ve bunların %99 unda bu takıntılardan en az birini gördüm. Hepsinde delilikten bir şube vardı. Bazı işleri çok iyi yaparken bazen bu takıntıları yüzünden en basit meselelerde bile bocalıyorlardı. Takıntıları bazen çok abartılmış, bazense vazgeçilmez bir yaşam tarzı haline getirilmiş görünüyordu bana.




Yazı okunmayacak kadar uzadı gibi görünüyor...Arkası haftaya  :D (Aslında bende Barney gibi haft..... wait for it....... ayaaaaa demek isterdim :D Bende bi gün how i met your mother da oynarsam yaparım bu espriyi. belki vehbi basar bize house dan bi figüranlık filan ayarlarda orada meşhur oluruz belli mi olur :D )


modern dünya modern insan 6

Uzun bir aradan sonra yeniden...




Özellikle ikinci karikatür hakkındaki fikirlerinizi merak ediyorum.

12 Aralık 2009 Cumartesi

Futbolun başıboş lafları

Bilirsiniz erkek Türk gençliğinin neredeyse tamamı futbol hastasıdır. Çoğunun doğru dürüst konuşabildiği tek konu futboldur.(Diğerleri ise facebook videoları ve Kurtlar Vadisi -anam bea genellemeye bak-) Hatta bazı genç kızlarımız kendilerini zorlayarak erkek arkadaşları ve hatta flörtleriyle (tövbe tövbe)futbol konuşmak zorunda kalıyorlar. Daha dün bir genç kızımızın "Ya bu ofsayt çok saçma" dediğini kafamın iki yanına monte durumdaki kulaklarımla duydum. Bu bendenizin "ya bu rot balans ne gadder gomik değel mi?" ya da "Doktor bu gan basıncını nassı dengeliyonuz yav" dimem pardon demem gibi absürd ve kara mizah bir durum. Allah'a çok şükür futbolu sevip bilsem de başka konulara da meylim var. Ama bu sabah dün akşam oynanan bir Garip Antalyaspor-Galatasaray maçı esnasında Vedat Özdemiroğlu isimli muhteremin "Selam Dünyalı, Ben Türküm" adlı yapıtını okumam sırasında beynimdeki dalgalanmaların bir sonucu olarak futboldaki garip gureba terimleri, spikerlerin laf kalabalıklarını bu ilk kez loş ve boş yazımda bi irdeleyim dedim.

-Top oyun alanını terk ediyor: Futbolun en hazin cümlesi belki de budur. Futbol sahalarının en güzel varlığı topun, doğal yaşam alanı olan sahayı bir an bile düşünmeden terk etmesidir. Bir ayrılık vardır işin içinde bir yarım kalmışlık. Ama birkaç saniye içinde taç atılır sonra hurraa!

-Kafalardan seken top: Garip bir durumdur sanki. Hep yerde olmaya alışık topun bir anda kafa müdahaleleriyle bir o yana bir bu yana savruluşudur. Ama hafif meşreptir top aynı zamanda. Kimseye sadakati yoktur bir o kafadadır bir bu kafada. Hakem de çıkıp demez ki, evladım indirin şu topu diye birileri sıkılana kadar orada kalır top.

-Çok sert bir müdahale: İçi acıyan spikerin feryat dolu isyanıdır. Yavaş lan kıracaksınız bi tarafınızı demenin televizyonda söylenme şeklidir. Ama aslında o kadar da kötü şeyler olmamıştır sahada. Ya birisi havada hafif bi parande atmıştır faul sonucu ya da usturupsuz bir topçu kendini o kadar kötü yere atmıştır ki beli filan acımıştır.

-Oyun bir orta saha mücadelesi şeklinde geçiyor: Maçın sıkıcı olduğuna dalalet eder. Topa kimse sahip çıkamıyordur. Hep fauller taçlarla kesilir oyun. Hakem de gıcık çıkar. Belki de kimse oynama havasında değildir.

-Fuleli adımlarla ilerliyor: Normal hayatta leylek kazulet gibi lakaplara sebebiyet verebilecek kadar uzun bacaklara sahip bir oyuncunun yeşil sahada koşması ve koşarken de kimseyi takmamasıdır. Tabii önünde bir top olması şartı da aranır. Genelde golle veya topun ve koşuyu yapan futbolcunun taca atılmasıyla son bulur.

-Xspor'un siyahi futbolcusu: Irkçı bir söylemdir. Televizyondan seyreden herke bilir zaten adamın rengini. Beyazi futbolcularda renk belirtmeye gerek duymayan işgüzar spikerler, top onlara gelince siyahilerin farkını hemen suratlarına vururlar. Ayrıca zenci, arap, gündüz feneri gibi daha kaba kullanımları genelde stadlarda höykürülür. Ayıptır.

-Maç çok tempolu başladı: Sabah mahmurluğunu henüz üzerinden atamamış spikerin, maçın başlamasıyla yaşanan bir kaç kıytırık pozisyon sonucu tribünlerden yükselen gürültülerle kendine getirilmesi durumudur.

-Sahalarda görmek istemediğimiz hareketler: Sahada kavga çıkınca ya da iki artist topçu birbirine horozlanınca ortaya çıkan spiker çağrısıdır. Sanki sahalarda görmek istemeyiz de bunları arka mahallede hep görmek isteriz. Sanki birileri kavga etsin de biz bakalım deriz. Garip.(Aslında öyle diye düşünüyor insan bir an)

-Oyunun yönünü değiştiriyor: Saçma sapan bir laftır. Genelde top bir kanattan diğerine atılınca söylenir ama mantıklı olanı bir kaleye doğru atak yapan takımın yok biz bu tarafı sevmedik deyip korku dolu bakışlarla arkadaşlarını izleyen kendi kalecilerinin koruduğu kaleye doğru akın etmesi olmalıdır.

Bu kadar başka gelmedi aklıma...




11 Aralık 2009 Cuma

Gel Tezkere, Gel oğlum, good boy good boy...

Ben Vehbi Basar, yaşımın belli bir oranda kemale ermesinden dolayı otoriter rejim askerlik görevimi yerine getirmeme karar verdiğinden kelli, açık adresini sizlere verirsem zihnen işkence etmek zorunda kalacağım için saklı tutacağım bir yerde kısa dönem olarak vatani görevimi yerine getirip hemen dönücem. Bu sebeple blog yazarlığımı yeni ikametgahımın durumuna göre normal, uzun aralıklı yada aralıksız hiç seçeneklerinden biri olarak yapabileceğimi şimdiden bildirmek isterim. Geride kalanların bu şirazesi kayık ama iyi niyetli blogu itinayla yaşatmaya hatta yeşertmeye devam edeceklerinden az da olsa şüphem olsa da bunu burada dillendirmek istemiyorum. Ben gelene kadar Allah'a emanet olunuz ve bloga iyi bakınız. Onu sansürden ve gericilikten koruyunuz. Haydi selametle...

Enver İbrahim

Her hangi bir sözlüğe bakarsak, "Telvin" kelimesinin karşısında renk değiştirme, renkten renge geçme, boyanma veya bunlara benzer bir ifade ile karşılaşıyoruz. Tasavvuftaki anlamı ile ise "halden hale geçmek" olarak çıkıyor "Telvin" karşımıza. Enver İbrahim'in -yani Anouar Brahem- "ECM Records" etiketiyle çıkan, -yine aynı şirkette albümleri bulunan- John Surman ve Dave Holland'ın eşlik ettiği "Thimar" albümünde bu sefer kulak misafiri ediyoruz Telvini...



(2000, Duisburg konseri kaydıdır.)


20 Ekim 1957 doğumlu Tunuslu udi Enver İbrahim; özellikle Arap dünyasında eğlence müziği ile özdeşleşmiş udun, hiç beklenmedik bir yerde karşımıza çıkmasını sağlıyor. Kökleri Afrika'ya dayananan, trompet, saksafon ve trombon gibi enstümanların bolca kullanıldığı cazın içinde uduyla adeta selam durduruyor caz müzisyenlerine. "Barzakh" adıyla çıkardığı ilk albümde, ismiyle karşılaştığımız her albüm ve çalışmada doğduğu topraklardan keşfedilmemiş duygular sunuyor.

Çevrenin değişimini seviyordum diyen İbrahim, ilhamının nereden geldiği sorulduğunda ise; bir yandan göğe yükselir ve daha fazla yer kaplarken, diğer yandan gelişmeye ve köklerini toprağın derinliklerine gömmeye çalışan bir ağaçtan cevabını veriyor.

Çalışmalarında John Surman (bas klarnet, soprano saksafon), Dave Holland (kontrbas) ve Jan Garbarek (tenor ve soprano saksafon) gibi ünlü caz müzisyenlerinin yanında Barbaros Erköse (klarnet), Lassad Hosni (bendir, darbuka), Kudsi Ergüner (ney) gibi etnik kimliği öne çıkan müzisyenler eşlik ediyor. Ve çalışmalarının bu kadar kaliteli olmasında çalıştığı müzisyenler kadar "ECM Records" şirketinin de küçümsenemeyecek katkısı aşikar.

[ECM 1432] 1991 - Barzakh
[ECM 1457] 1992 - Conte De L'incroyable Amour
[ECM 1515] 1994 - Madar
[ECM 1561] 1995 - Khomsa
[ECM 1641] 1998 - Thimar
[ECM 1718] 2000 - Astrakan Café
[ECM 1792] 2002 - Le Pas du Chat Noir
[ECM 1828] 2002 - Charmediterranéen
[ECM 1915] 2006 - Le Voyage de Sahar
[ECM 2075] 2009 - The Astounding Eyes of Rita
[ECM] 2003 - Vague

Hakkında ufakta olsa bir bilgilendirme verdikten sonra şunu söyleyebilirim; dinlerken "bunu yapan insan olamaz" şeklinde nidalar atmama sebep olan bu müzisyen sizi uduyla alır, canınıza kast eder ve sonra klarnetin eline bırakır. Ya da saksafonun bulunduğu girişimde son noktayı koyar. Bulunduğumuz coğrafyadan ötürü hepimizin aşina olup tanıdığımızı sandığımız bu ses, yani udun sesi, bizi aşina olmadığımız duyguların tanımadığımız coğrafyasına bırakıverir "sessizce"...

Eserlerinden çokça tavsiyelerde bulunabilirim. Birkaçı ise; Parfum de Gitane, Nayzak, Conte De L'incroyable Amour, Vague, Kashf, Talwin, Astrakan Café, Leila au Pays du Carrousel, The Astounding Eyes of Rita...


Karpuz.

Temmuz ayına fazla uzak olmayan bir Ağustos günü, unuttum İstanbul günü yani nem, neeem. Saate bakmadan iş çıkışı vaktine denk geldiğini insanın şeksiz şüphesiz fark edebileceği bir metro kalabalığından henüz kurtulup, muhtemel gollük bir topu kurtardıktan sonra nedendir bilmem herhalde nasıl tuttum bakın demek için ceza sahasını koşarak ileri doğru kat eden Rüştü misali yürüyen merdivenleri koşarak çıktıktan sonra durmayıp bi yandan montun fermuarını açarak ve kollarını zombi yürüyüşü yaparcasına ileri doğru kaldırarak koltuk altı-göbek arası hava sirkülasyonunu hızlandırmaya çalışırken aynı zamanda karşıdan gelen güruhun arasından temas etmeden geçip yüzeye ulaşmak, yani yeryüzüne.



Montu, dönüşte soğuk olur al sen bunu diyen annesini ulan anne demesine rağmen kırmayarak almıştır sabahleyin annesi görmeden gizlice evden çıkmayı başaramayıp. O kalabalıkta çıkarıp çantasına koysundur ama çantada lap top vardır, ders çalışmak için kitap almıştır, tıka basadır çanta. Elinde tutsun tamam ama ya cebindeki para, cüzdan düşerse telaşı ve pis kapılara temas etti etmedi ikilemi daha da terletecektir onu. Optimizasyon hesabı sonucu mont sırtındadır irdelemesinler bunu artık. Biraz önce iyimser bir tahminle en az 10 hanım ablaya temas etmiş olmanın ve mesela onların muhtemelen panten kullanmadıkları için saç diplerindeki yolunda gitmeyen her şeyi görmüş olmanın verdiği sıkkınlık ter bezlerini daha da yorar, çamaşırlar daha da ıslanır yani. Terlettikçe geren sinirlendiren, gerdikçe terleten o kadar kısır bir döngüdür bu. Vagonda giderken ter kokularının mümkün olabilecek en öz kaynağından çıkıp en saf ve katışıksız haliyle burnuna gelmemesi uğruna 1 metre yarıçapındaki vatandaşların kollarını kaldırmamaları için içten içten nasıl yalvardığını hatırladıkça daha da artar, daha da kuvvetlenir bu etki. Birkaç dakika önce yaşadığı bu anılar beynine hücum ettikçe vecd haline girer. Üst dudağını burnuna yaklaştırıp dudaklarının büzülmesine izin vererek kesici ve köpek dişlerinin nepnet gözüktüğü kuru ağızdan tek bir kelimeyi haykırabilir fısıltıyla: sıcaaak! Bu kelime hücrelerden kopup gelmiştir yani o derece samimidir bunu söylerken. Öğlen tatiline kadar tuğla-çimento taşımış bi insanda da vardır bu ifade evet. Yani susamışlık, yapışmışlık, yorgunluk, denize atlama isteği, Fatih'e gitmek üzere biraz sonra bineceği otobüsün de kalabalık olacağını maalesef bilmek vs. Bu sayılanların hepsini özetler o kelime. Evet yüzeye çıktı ne ister şimdi, ne ister?

Bir karpuz! Hayal gücü dar olduğu için suçlayamam kimseyi ama bir karpuzla yapılabilecekler sadece onu kesip yemekle sınırlı olmamalı bu alemde. Evet adam yüzeyde bekliyor Taksim Türk bayrağına bakarak dil dışarda ne yapsın bu eleman. Karpuzu bölün boyuna ikiye. Verin adama. Göm abi göm kafayı. Ooohh kemir kemir, atarideki labirentte yediği meyvelerle puan toplayan ağızdan oluşan kafanın kemirmesi gibi.


Çekirdek ayrıntısına takılma geç onu, evet biliyorum olmasa iyiydi ama düşünme ayrıntıyı zevki kaçmasın hava sıcak karpuza odaklan. Vücudun ter içinde, hala buharlaşmadı havadaki yüksek bağıl nem oranı yüzünden ama suratını sarmalayan şekersi serinlik ve yemek borundan aşağı akan karpuzun suyu ne güzel bir ikili. Son araştırmalar devekuşlarının korktukları için değil su bulmak için kafalarını kuma gömdüklerini göstermese yaptığın hareket hayvanlar alemindeki karşılığını da bulamayacakti.

Nakasawa Sanae

Nefes almak için kafayı dışarı çıkardığında ancak kız arkadaşından iltifat gören Tsubasa'nın el ensede, ortasında yılışgan açılmış ağzı olduğu halde kafasını geriye atışı ile kıyaslanabilecek bir mutluluk ifadesi vardır yüzünde. Önünden geçip giden kalabalıklar onun için sadece Morfius'un Neo'ya, matriki öğretip bak evladım bunlar gibi olma demek için beraber girdikleri insan yığınıdır artık. Yani onlara Morfius gibi eller arkada kavuşmuş çarpmadan yürüyebilir yüzündeki o ifadeyle. Karpuzun diğer yarısını ilerideki boyacı cocuğa al lan sıcak havada iyi gider yumul diyerek vermesinin önünde hiçbir engel de yoktur artık.

Bununla alakalı yazılar

Related Posts with Thumbnails